savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Bırakın Sessizce Uyusunlar


Dünyadaki varlığımız için şükür etmemiz istenir; nefes alıp, iki lokma ekmek kursağımızdan geçtiği için şanslı olduğumuz düşünülür. Bizi doğurup bu dünyada nefes almamıza neden olan ebeveynlerimize ve onlarla birlikte, yarattıkları 'güzel' dünyada yaşamamız için gereken ortamı sağlayan tüm büyüklerimize, devletimize ve hepsinin üstünde Yüce Yaratan'a bu nedenden dolayı hürmet etmek boynumuzun borcudur.

24 Nisan 2016 Pazar

Kaybolan / Hans Ulrich Treichel


Her savaşın insanlığa yaşattığı devasa bir acı ve yıkım vardır. Bu kan kırmızı zamanlardan kalan travmalar yıllar boyu bireylerin, toplumların  peşini bırakmaz; küçük bir engelle ya da bir problemle karşılaşmaya görsün insan, travmanın ağırlığıyla anında tökezler, hatta boylu boyunca uzanır karanlıklara.

Savaşın karanlıklarında yitip giden canların yanında kaderi bilinmeyen kayboluşlarda yaşanır çokça. Belki de en zoru budur; çünkü ölüm unutulan bir acı, kayboluş ise sürekli yaşanan ve ancak ölümle dinen bir yürek ağrısıdır.

15 Nisan 2016 Cuma

İnsanlık Kanıyor

Dünya'nın neredeyse her köşesinde, insanoğlunun akıl sır ermeyen doyumsuz istek ve arzularının cehaletle birleşerek neden olduğu kör şiddet, varlığını sistemli bir şekilde güçlendirerek sürdürüyor. Teknoloji çağında, iletişim kanallarının oldukça geliştiği bu dönemde hiç kimsenin görmezden gelemeyeceği büyük acılar ve trajediler bir tiyatro sahnesindeymiş gibi gözlerimizin önünde sergilenmekte; her zamanki çirkinliği, pervasızlığı ve ahlaksızlığıyla. 

27 Şubat 2016 Cumartesi

Zorlu Zamanlar


Artık hiç bir şey eskisi gibi değil; hiç bir zaman olmadığı gibi...Her sabah, kötü zamanların karanlığına uyanıyoruz. Benzin döküp harladığımız alevlerin yakan ısısını biz de hissetmeye başladık iyiden iyiye. Kuşatarak bizi, adım adım güvenli barınaklarımıza yaklaştığından şüphe yok kan kırmızı alevlerin; içimizdeki vurdum duymazlıktan, kötülükten, bencillikten ve ahmaklığımızdan alıyor yakıtını... 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Hidrojen Bombası ve İnsanlık

Dünya'yı tümden yok edecek silahlara, bombalara sahip devletler bir seferde daha çok insan öldürüp, daha çok tahribat yapacak yeni silahlar üretme peşindeler. Büyük bir silahlanma yarışının içinde bir birlerine üstünlük kurarak sömürü ve egemenlik alanlarını koruma ya da genişletme sevdasındalar... Ve en korkutucusu da, bu silahları kullanacak zihniyete, ahlaka sahip olmaları. Zaten kullanmıyacaklarsa niye üretsinler ki?...Sınırsız bir sahip olma, hükmetme güdüsüne sahip olan egemen zihniyet ve bu zihniyetin sahibi bir avuç insan iktidarlarını, sömürü güçlerini kaybetmemek ve daha da fazlasını elde etmek için büyük çoğunluğun aleyhine her türlü çılgınlığı yapmaktan çekinmeyeceklerini geçmiş ve bugün göstermekte.

29 Eylül 2015 Salı

Siz Hiç İnsan Olduğunuzu Unuttunuz mu ?

Unutkanlık zaman zaman hepimizin çeşitli şekillerde yaşadığı bir durum. Yapmamız gereken bir şeyi ya da bir eşyamızı bir yerlerde unutabiliyor, alzheimer gibi hastalıklarla yaşamayı bile unutacak evrelere gelebiliyoruz. Bunları doğal karşılayabiliriz. Fakat olmaması gereken, bizi biz yapan, doğumumuz ile birlikte bizimle var olan bir şeyi unutuyoruz ki, bunu ne akıl ne de vicdanımız kabul edebilir. 

Unuttuğumuz; bu dünyada varlığımızın anlam bulduğu yegane kimliğimiz... Vahşi doğadan gelip hayvansal iç güdülerini kontrol etmeyi bilen, akıl ve vicdanla var olan insanlığımız. 

Pek çok badireden geçmiş, toplumsal bireyler olarak ölüme, acıya, zorbalıklara vermesi gereken tepkiyi veremeyen, bu tepkiyi veremediği gibi kan ve gözyaşına karşı zafer çığlıkları atıp gaddarlaşarak, zalimleşerek unutuyoruz insanlığımızı.

11 Eylül 2015 Cuma

Kıyıya Vuran Çocuk, Dibe Vuran İnsanlık



Çocuk...
Elimizde kıyıya vurmuş bir çocuk bedenin resmi var. Su ile kum arasında var oluşla yok oluş sınırında, çocuk çekiciliği ile uzanmış. Nefes almıyor, kalbi atmıyor ama biz yaşayanlardan daha yaşamsal gözüküyor. Sarılmak, öpücüklere boğmak, kokusunu duyumsamak istiyoruz. Aslında istediğimiz yok olan insanlığımıza tutunmak. Utanç ve suçlulukla kumlara gömülüp saklanmak istiyoruz belkide; katil yanımızdan kurtulmak için. Sorumluluklarımızı unutup, suçlular bulup rahatlatmak istiyoruz vicdanlarımızı. Büyük milliyetlerimiz, en hakiki inançlarımızla bir çocuk bedeni karşısında 'lal' kalıyoruz. 

3 Eylül 2015 Perşembe

Barışa Ses Ver

1 Eylül Dünya Barış Günü'nü geride bıraktık. Mesajlar yayınlanmış, gün kutlanmış ve sonsuza dek sürmesi istenen barış dilekleri iletilmiş. İyi dileklere katılmamak mümkün değil. 

Fakat bugün için kutlama kelimesini kullanmak ne kadar doğru? Kutlama gerçekleşen, süren güzel anlar, olaylar için kullanılabilir. Örneğin bayramlar, doğum günleri, geçmişteki mutlu günlerin yıl dönümleri, keşifler, icatlar, başarılar. Bunları kutlarız. Fakat gerçekleşmemiş, gerçekleşmesini istediğimiz şeylere atıfta bulunup 'kutlama'  kelimesini kullanamayız.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Irkçılık Niçin Bir Hastalıktır?

İnsanoğlu şu ölümlü dünyada birbiriyle didişmekle öyle meşgul ki kıyısından kayıp giden hayatın güzelliklerinden, ona sunduğu nimetlerinden mahrum kalıyor ya da yeterince yararlanamıyor. Ama bu güzelliği ve nimetleri büyük toplum kesimlerinin acıları üzerinden kendine devşiren küçük bir azınlıklık ise oldukça mutlu. Açlık, yoğun sömürü ve savaşlarla insan ve doğa tahrip edilirken hem bu dünyayı hem diğer dünyayı kendilerine cennete çevirmekle meşguller.

Dünya nüfusunun oldukça küçük bir bölümünü oluşturan bu bir avuç insan dünya nimetlerinden nasıl bu kadar çok yararlanır da, büyük çoğunluk niye mahrum kalır? Mahrum kalmakla kalmaz, bu azınlık için kendini yer bitirir, taparcasına bir kulluk için zaman zaman birbiriyle yarışır. Büyük savaşların katili ve kurbanı olmaktan çekinmez. Bedel ödemek adeta bir kader gibi geleceğine yazılmıştır: en ağır koşullarda çalışır iş cinayetlerinin kurbanı olarak bedel öder, çıkar çatışmalarının bir piyonu olarak bedel öder, tüm mücadelesine rağmen gözünün önünde sevdiklerinin çektiklerine karşı çaresiz kalarak bedel öder. Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla doğayı da tahrip ederek, büyük felaketlerin mağdurları olmayı kendi elleriyle başarmış olarak efendilerine kulluk etmekten asla vazgeçmez. Ama her zaman kendini akıllı, dürüst, vatanın milletine bağlı, dini bütün, haklı bireyler olarak görürler. Nede olsa bahanesiz kötülük olmaz.

Nasıl başarıyorlar bunu ? İnsanlar kendilerinin ve çocuklarının hayatlarını felakete çeviren bu duruma nasıl düşebiliyorlar ? Nasıl oluyorda kendi varlıklarına düşman olarak yönlendirilebiliyorlar.

İşin sırrı psikolojik bir canlı olan insanı, var olan maddi manevi semboller etrafında sorgusuz bir bağla toplamakta yatıyor. Bu sembollere, farklı toplumsal gruplarla bir çatışma yaratılarak, fanatik bir bağlılığın oluşması sağlanıyor. Düşmanlık ve çekişme arttıkça bu sembollere körüne bağlılık daha da güçleniyor. Tuğlaları nefretle örülmüş, yıkılması çok zor olan bir kale gibi.

 Bu semboller bir futbol takımı, bir bayrak olabilir, bir din olabilir, vatan olabilir ama hiç bir zaman insan olmaz. Toplumlar bir birinden nefret eder, büyük bir ırkçılık neredeyse genlerimize işleyecek şekilde bize empoze edilir. Bundan sonrası kolaydır. Bu düşmanlıklar, korkular gerektiği zaman ortaya çıkarılarak insan toplulukları istenildiği gibi yönlendirilir.  İnsan insanın, insan doğanın düşmanı olur böylece. Burada haklı olan yoktur sadece güçlü olan vardır.

Oysa insanın bu dünyadaki  varoluşuna  ne anlam yüklersek yükleyelim temel öğe yaşamını sürdürmek için gerekli kaynaklara ulaşmak, üremek ve kendini koruya bileceği güvenli bir yaşam alanı sağlamaktır. Temel amaç budur. Ne azı ne fazlası. Bu temel amacın gerçekleşmesi için insan zayıf fiziğiyle doğaya karşı ayakta kalabilmek için toplu halde yaşar. Geçmişteki sınıfsız toplumların, ilkel dediğimiz kabilelerin yaşam biçiminden bunu görürüz. Tüm eylemler bahsettiğimiz bu ana amaca hizmet etmek üzere yönlendirilir.

Ta ki üretim ilişkilerinin değişmesi ve teknik gelişmelerle beraber üretimin artması sonucu ortaya çıkan fazla ürünle beraber sınıflı toplumun ortaya çıkışına kadar. Artık çalışmadan tüketen bireyler ve bunların yaşadığı tatlı hayat vardır. Daha sonra ortaya çıkan bu durumun süreklileştirilmesi için bu fazla ürüne el koyan grubun, büyük toplum kitlelerini bir şekil ikna etmesi sürecidir. Yaşamak adına başkası için çalışmak. Kabul görmeyecek bu duruma toplumu ikna etmek için her türlü yöntemin kullanıldığını söylemeye gerek yok.

Farklı toplumsal grupların temel amaçlar yönünden bir biriyle dost kalması gerekirken daha fazla sömürülmek adına küçük azınlığın çıkarları doğrultusunda birbirlerine ırksal, dinsel vb. ayrımcılıklarla düşmanlık beslemesi bırakın insanın, en basit canlının bile yapmayacağı türden bir ahmaklık olarak karşımızda duruyor. Doğamızda olmayan ve tamamen aleyhimize olan bu durumun nedenlerinden biri olan ırkçılığın bu yüzden diğer ayrımcı yaklaşımlarla birlikte bir hastalık olarak tanımlanması gerekiyor.


31 Aralık 2014 Çarşamba

Savaş ve Şiddetle Yeni Bir Yıla Girerken


Savaş kader mi?

İnsan ve onun üyesi olduğu toplum kendi içinde ve dışında, farklı gruplarla zaman zaman dostluk temelinde bir ilişki geliştirirken, aynı zaman da yaşanılan çelişkilerin sonucu olarak kendini bu gruplarla büyük bir çekişme içinde bulur. Bu çelişki ve çekişmelerin şiddetlenmesi bir savaşın sebebi olarak ortaya çıkar. Kanlı ve yıkıcı bir savaş. Bu durumda büyük acıların, trajedilerin sonu gelmek bilmeyen senfonisiyle karşı karşıya kalırız. Savaşsız bir dünya dileğimiz üzerine bir bardak su içilen bir hayal olarak dudaklarımız arasında sönük bir sestir ancak.

Bu savaşları engelleme isteği ve tutumu tüm insanlığın ortak tavrıymış gibi gözükse de aslında ortaya koyduğumuz bir savaş iradesidir. Nasıl mı? Tabi ki sınıflı toplumun var ettiği sınırsız sahip olma isteği, kibir ve bencilliğin kaçınılmaz sonucu olarak. Bu adı geçen olumsuzlukların var ettiği farklı türlerdeki gerici anlayışların toplum üzerindeki güçlü etkisi, biz ve ait olduğumuz toplumları istenildiği zaman bir savaşın içine sokabilmektedir. Bu gerici anlayışlar, bizlere empoze edilen etnik ve dinsel temelli, ulaşabileceği hiçbir yeri olmayan hayallerle, davranış modelleriyle, egemenlerin gayet somut ve gerçekçi hedeflerinin gerçekleşmesinde bir piyon olarak kullanılmamıza neden olur. Piyonu olduğumuz bir savaşın aslında hedefi olduğumuzu bilmeyiz bile. Ve o birbirine 'düşmanlık' besleyen efendiler yaşadığımız acıların üstünde kadeh tokuşturup kazandıkları zaferleri kutlarlar. Bizim sandığımız zaferleri.

Peki bu barış dileklerimiz, hele de bu yeni yıla girerken, hep bir hayal olarak, anlamsız bir dilek olarak mı kalacak. Biz bu savaş ve şiddet sarmalının hem yaratıcısı hem de kurbanı olarak çocuklarımızı, torunlarımızı felaketlere mahkum edip, geleceğimizi mahvetmekte ısrarcı olacak mıyız?

Bu sorulara cevap verebilmek için öncelikle hayata ve insanlara bakış açımızı, zaaflarımızı,
ön yargılarımızı sorgulamalıyız. Bu sorgulamayı yapabilmek için ise - asıl zor olan- üzerimize yapışıp kalan bu olumsuzlukların farkında olabilmemiz gerekiyor.Yani bu satırları okurken yanımızdakilere değil direk kendimize bakabilmeli, beynimizdeki zincirleri kırıp önümüzde açılacak yeni bir dünyanın farkına varabilmeliyiz. Bu farkındalık, kaderimizi belirleyebilmemiz için bir başlangıç olacaktır.

Böylesine zor bir işi başarabilir miyiz bilmiyorum ama en azından denemeliyiz diye düşünüyorum.











4 Kasım 2014 Salı

Ateş / Henri Barbuss


 Savaşın ismi Ateş


Henri Barbuss'ın Ateş isimli romanında I. Dünya savaşında Fransız - Alman cephesinin ön hatlarında çarpışan Fransız askerlerin yaşamı anlatılıyor. Yazar da bu Fransız askerlerden biri olarak, tüm acımasızlığı ve dehşetiyle gerçekliği önümüze serebilmiş.
Bu kitabı okurken savaşın dehşetini içinizde hissedeceksiniz. Sömürücü düzenin ve bu düzenin efendilerinin yol açtığı ve yol açmaya devam ettiği felaketleri, siperdeki o askerlerden öğreniyoruz. Bu bir avuç sömürücü zümrenin karşılıklı olarak oynadığı savaş oyununda acıyı ve ölümü yaşayanlar hep sömürülen halk tabakaları oluyor. Cephenin iki tarafı da bu durumda.
Bu kitapta savaşın şovenizmin penceresinde göründüğü gibi kahramanlığın, gücün, zaferin değil; acının, vicdansızlığın, çaresizlik ve tükenişin adı olduğunu öğreniyoruz.
Okunmasını şiddetle tavsiye edebileceğim bir roman. Savaşsız günler umuduyla...