ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2016 Cumartesi

Zorlu Zamanlar


Artık hiç bir şey eskisi gibi değil; hiç bir zaman olmadığı gibi...Her sabah, kötü zamanların karanlığına uyanıyoruz. Benzin döküp harladığımız alevlerin yakan ısısını biz de hissetmeye başladık iyiden iyiye. Kuşatarak bizi, adım adım güvenli barınaklarımıza yaklaştığından şüphe yok kan kırmızı alevlerin; içimizdeki vurdum duymazlıktan, kötülükten, bencillikten ve ahmaklığımızdan alıyor yakıtını... 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Hidrojen Bombası ve İnsanlık

Dünya'yı tümden yok edecek silahlara, bombalara sahip devletler bir seferde daha çok insan öldürüp, daha çok tahribat yapacak yeni silahlar üretme peşindeler. Büyük bir silahlanma yarışının içinde bir birlerine üstünlük kurarak sömürü ve egemenlik alanlarını koruma ya da genişletme sevdasındalar... Ve en korkutucusu da, bu silahları kullanacak zihniyete, ahlaka sahip olmaları. Zaten kullanmıyacaklarsa niye üretsinler ki?...Sınırsız bir sahip olma, hükmetme güdüsüne sahip olan egemen zihniyet ve bu zihniyetin sahibi bir avuç insan iktidarlarını, sömürü güçlerini kaybetmemek ve daha da fazlasını elde etmek için büyük çoğunluğun aleyhine her türlü çılgınlığı yapmaktan çekinmeyeceklerini geçmiş ve bugün göstermekte.

16 Ekim 2015 Cuma

Kan Kardeşliği


Yer Ankara. Başkentimiz. Koca bir ülkenin kaderini elinde bulunduranların kenti. Hükümetin, yargının, ordunun, emniyetin merkezi. Habersiz bir kuşun bile uçamayacağı bir kent. Buna rağmen barışı ve kardeşliği savunmak için toplanmak zorunda kalan insanlığımızın ortasında, bir halayın kardeşliğinde patlayan bombalar; karanlıklardan çıkıp gelen, kahpeliğin ve alçaklığın ateşi ile yakan, yıkan... Duymaya ve görmeye alıştırılmak istendiğimiz bir dehşet: Kan gölü bir meydan ve kurban edilen insanlar. Erkekler, Kadınlar; Kürtler, Türkler, Lazlar, Çerkezler; Sünniler, Aleviler... 

11 Eylül 2015 Cuma

Kıyıya Vuran Çocuk, Dibe Vuran İnsanlık



Çocuk...
Elimizde kıyıya vurmuş bir çocuk bedenin resmi var. Su ile kum arasında var oluşla yok oluş sınırında, çocuk çekiciliği ile uzanmış. Nefes almıyor, kalbi atmıyor ama biz yaşayanlardan daha yaşamsal gözüküyor. Sarılmak, öpücüklere boğmak, kokusunu duyumsamak istiyoruz. Aslında istediğimiz yok olan insanlığımıza tutunmak. Utanç ve suçlulukla kumlara gömülüp saklanmak istiyoruz belkide; katil yanımızdan kurtulmak için. Sorumluluklarımızı unutup, suçlular bulup rahatlatmak istiyoruz vicdanlarımızı. Büyük milliyetlerimiz, en hakiki inançlarımızla bir çocuk bedeni karşısında 'lal' kalıyoruz. 

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Caynizm ve Bir İbadet Olarak Ölüm

Tüm dünyada yaşayan milyarlarca insanın on binlerce yıl içerisinde var ettiği, sürekli bir değişim içerisinde olan, sınırları birbiriyle çakışan farklı kültürler ve bu kültürlerin farklı bir boyutu olan dinlerle karşı karşıyayız.

Sahip olduğumuz dinsel ve kültürel yaşam kalıplarından oldukça farklı davranış ve geleneklerle karşılaşmamız, iletişim çağındaki  dünyamızda eskiye göre çok daha fazla. Bunlar bizim kültürümüze, alışkanlıklarımıza o kadar ters ve farklı olabilmekte ki bu kültürleri dışlamak, aşağılamak ve suçlamak gibi davranışlara girebilmekteyiz. Çünkü tüm toplulukların sahip olduğu bir psikoloji olarak, doğru ve iyi olanı yaşayan sadece kendimizdir. 

28 Haziran 2015 Pazar

Ölen İnsan Biten İnsanlık

Yazılar yazıyor, ırkçılığın, fanatizmin ne olduğunu ve ortaya çıkardığı sorunları dile getirmeye çalışıyoruz. Yaşadıklarımızı görünce buna ne yazının ne sözün fayda edebileceğini düşünmeden edemiyorum. Beraber yaşadığımız binalar, sokaklar, mahalleler, şehirler, ülkeler ve en önemlisi de Dünya. Aynı kökten gelmiş, yeterince geri gidildiğinde istisnasız her kesin aynı ataya bağlandığı bir dünya dolusu insan... Binlerce yılın getirdiği farklılar üzerinden basit bir çıkar döngüsüne alet olup, bir birini kıran insanlar... Her türlü dini, kutsallığı bu kırım için en adi biçim de kullanabilecek zihinsel bozulmaya uğramış insanların estirdiği terör... Ve en acı vericisi de, gizli saklı olmadan vahşetin göz önünde olduğu bir durumda, kendine seven sevilen, anne baba, kardeş, dost diyen ve kendini en kutsal insani değerlerle özdeşleştiren bireylerin, toplumların sadece milliyetçi- ırkçı kirliliklerinin hedefi olduğu için  göz göre göre burunlarının dibindeki kadın, çocuk, bebek katliamına bırakın tepkisiz kalmayı, zil takıp oynayacak kadar sevinebilecek duruma gelmeleri... İnsanlık namına nasıl bir dehşet durumla karşı karşı olduğumuzu varın siz düşünün.

İnsana laik görülen muhteşem bir beyinin en basit bir organizmanın bile düşemiyeceği bir adiliğe, bayağılığa düşmesi insanı mükemmel gören tüm teorileri çöpe atmaya yetecek bir durum. Bu beyinlerin, bu vahşetin kısa zaman içerisinde kendisine ve sevdiklerine yönelebileceği gibi basit bir çıkarımı bile yapamayacak bir duruma düşmesi, insani değerleri ve ahlakı bir yana bırakın, kendi aleyhine olan bu duruma, en azından kendi çıkarı için bile tepki gösteremiyecek bir körlük içinde olması  insanoğlu nereye gidiyor sorusunu önümüze koyuyor.

İnsanın fiziksel ölümünün yanında zihinsel ölümünün de gerçekleştiği bu dönemde unutmayalım ki, "nefret öldürür sevgi yaşatır."


20 Ocak 2015 Salı

Bir Kadın Bir Erkek ve Bir Bıçak


Soğuk ama güneşli bir kış gününün sonunda, akşamın karanlığı çökmek üzere. Okul zili çalmış, öğrenciler büyük bir uğultuyla okulu boşaltıyor. Anneler çocuklarını bekliyor. Karanlıkta onları gözden kaçırmamak için pür dikkat kesilmişler. Soğuk yüzlerine vuruyor bir kırbaç gibi. Bekliyorlar can verdikleri küçük bedenlerin üşüyen ellerini tutabilmek için.

Ve aniden bir çığlık kopuyor, akşamın yeni çöken karanlığını yırtarcasına; kalabalığın içinden bir ok gibi gelen, cıvıldayan çocukların sesini kesen bir çığlık. İç yakan, yürek parçalayan bir çığlık. Ardından bağrışlar, ağlayan çocuklar. Bir adam koşuyor çocukların arasından; çığlıktan sonra, ağlayıştan önce... Ağzındaki sigarası ve elindeki kan damlayan bıçağıyla bir anneyi, bir kadını ardında bırakıyor; bin yıllık çirkinliğiyle. Kaçıyor... Ardından "tutun" diyen sesler, ama ölüme ne çare. Binlerce yıl önceden gelmiş, cennetten kovulanların çizdiği kader bir merasimle uygulanıyor yine
...


Yukarıda yakın bir zamanda gerçekleşen bir olayın betimlemesini yaparken kadına yönelik bu şiddetin nedeni hakkında da bir kaç satır yazmak yerinde olur.


Erkeğin kadına uyguladığı bu yoğun şiddetin, sürekliliğini, toplum tarafından kanıksanmış olmasını ve 'erkek devletin' vurdum duymazlığını göz önüne aldığımızda  gelenekselmiş bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun anlaşılması ve açıklanabilmesi için pek çok analiz yapılıyor. Ekonomik, sosyal ve psikolojik pek çok yönü olan bir durum. Her yönden ayrı ayrı değerlendirilip bir şeyler söylenebilir.


Şimdi insan dünyasında temel varoluşu sağlayan kadın erkek birlikteliği aynı zamanda ilk ayrışma olarak da kendi zıttı ile var oluyor. Sınıflı toplum üzerinde şekillenen erkek egemen sistem kadın üzerinde tam bir hegemonya kuruyor ya da öyle düşünüyor. Kendine verilen rol icabı, çocukluktan itibaren şişirilen egosu, güçlü ve hakim kişiliği ne kadar abartılsa da sınıflı toplum ve ekonomik sistem içerisinde gerçekte güç olamıyor. Bu mevcut toplumsal yapı içerisinde hayatı omuzlayamayan, çocukluktan kendisine atfedilen rolü oynamayan erkek kişilik egosunu, zayıflık ve zavallılığını şiddet üzerinden, ucuz kılıflar uydurarak kadına yöneltebiliyor. Yani avaz avaz "ben zayıfım" diye bağırıyor.


Kadın bu duruma göre konumlanmaya çalışıp savuna mekanizmaları oluşturmaya çalışsa da, örgütsüzlüğü sisteme müdahalesini engelliyor ve trajik bir sonuç olarak yetiştirdiği çocuklarla kendisi aleyhine var olan mevcut kültürün ve sistemin sürdürülmesinde de belirleyici bir rolü üstleniyor. Ama unutulmamalı ki hiç bir rol değişmez değildir ve hiç bir değişim kendiliğinden olmaz. 



"Ölüm 
bir namlunun ağzındadır
ve bir bıçağın ucunda 
bu kadar ucuzdur ayrılışlar
ve yazıldığı kadar da kolay"
                                                                Serhat

11 Ocak 2015 Pazar

Ölüm (şiir)


Ölüm 
bir namlunun ağzındadır
ve bir bıçağın ucunda 
bu kadar ucuzdur ayrılışlar
ve yazıldığı kadar da kolay

ölüm
siyah bir gelinciktir
yüreklerin bir köşesinde 
bazen bir özlemdir
acı kuytu köşelerde

ve
uzak bir limanda 
kalkan son gemidir
kara bayraklı,dumansız 
                 bizi bizden alan...

                             

      

 

7 Aralık 2014 Pazar

Bir zamanlar bebektik.


Sokakta, iş yerimizde, mahallemizde, binamızda ya da ailemizin içinde, süre gelen hayatta, çevremizdeki kadınlar, erkekler, çocuklar... Bazen, gördüğümüz bu insanların bir zamanlar bebek olduğunu düşündünüz mü hiç? Birinin bebekliğini gözünüzün önüne getirmeyi denediniz mi? Ben bazen deniyorum. Özellikle kaba saba, kötü huylu, biraz da zararlı biriyle karşılaştığımda; bunun da bir zamanlar güzel kokulu şirin mi şirin bir bebek olup olmadığını düşünmeden edemiyorum. Belki de biraz da olsa olumlu bir duygu yakalamak için sebep arıyorum.

Şu dünyada her gün binlerce bebek doğuyor. Birbirinden tamamen farklı yaşamlara açıyorlar gözlerini.  Ağlayarak 'merhaba' diyorlar; bir damla süt ile gülmek, bir tutam anne kokusuyla huzur bulmak için.

Seçim yapma şansları olmadan bir annenin kollarında yaşamın kucağına atılıyorlar. 
O yaşam ki adil olmayan, o yaşam ki  sırat köprüsü; bir yanı cennet bahçesi, bir yanı cehennem ateşi... Aslında öldükten sonra değil doğarken geçiriyoruz sırat köprüsünden. Hangi kucakta hangi yaşamı yaşayacağımızı bir anlık süreç belirliyor. Bu süreçten sonra insanoğlunun birbiriyle ve doğayla olan tepişmesi içinde, ailenin konumunun da belirleyiciliğiyle devam ediyor yaşam; alıp vermeler üzerinde, ama farklı renklerde.

Bir bebek teninde, cennet kokusuyla, saf bir başlangıcın, özellikle belirli kişiliklerde geldiği noktayı düşününce şaşırmamak, üzülmemek mümkün mü?  Doyumsuzluk ve yetmezliği alabildiğine  yaşayan toplumun bireyi düşürdüğü bu durumda, kutsallık derecesinde ki bir başlangıcın hazin sonunu görmek acı veriyor insana. Acılar insan için olsa da.

Görkemli sonlar dileğiyle..