şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2018 Salı

Betonlaşmış Şehirlerde Kadına Şiddet: Kadın İçin Şehir

Hayat kadına ekstra zor; ilk insandan günümüze zaman ve mekanda inişli çıkışlı, gittikçe zorlaşan bir hayat. Buna direnen, gidişatı tersine çevirmek isteyen bir mücadele de eş zamanlı olarak hep var olmuş; düşünce akımları, teoriler, reçeteler vs.

Aşağıda, Hindistan'ın Madurai bölgesinde bir sivil toplum kuruluşu olan Dhan Vakfında çalışan, aktivist Bayan Ahila Devi'nin feministing.com'da yayınlanan yazısını ingilizceden çevirerek sizlerle paylaşıyorum.

Memleketim Madurai yaklaşık 1,5 milyonluk nüfusuyla Hindistan'da tarih, kültür ve ihtişamlı geleneklerle dolu bir kent.

Fakat yeryüzündeki pek çok büyük şehir gibi kadınlar için de güvenli değil. Madurai'de kadın ve kızları güçlendirmek için planlanan bir programın lideri olarak biliyorum ki, şiddetin şehir planlaması, peyzaj ve yapısıyla olan bağını ele almadıkça, kadın ve kızlara yönelik şiddeti sona erdirmek için verdiğimiz mücadeleyi kazanamayacağız. Kırık ya da taşsız, işlevini yerine getiremeyen kaldırımlar ( araçların rahatlıkla çıkıp inmesine neden olarak), karanlık ve dar sokaklar, kalabalık ve korunmasız toplu taşıma, ve pis, açık dışkılama alanları şiddetin üreme alanları olarak ortaya çıkıyor.

1 Aralık 2015 Salı

Ürkek Bir Ceylandır Kadın..

Afrika'nın vahşi doğasıyla tanıştığımız belgeseller vardır. Diğer hayvanları avlayan güçlü yırtıcılar ve avları çoğunlukla bu belgesellerin konusudur. Güdüleriyle hareket eden hayvanların yaşamını, av-avcı ilişkisi üzerinden izlediğimiz belgesel filmlerdir bunlar.

Güçlü yırtıcı hayvanların heybeti ve güzelliklerine hayran olurken avladıkları diğer hayvanlara üzülür, huzursuz oluruz.  Hele de narin ceylanlar... Sanki aslanlara av olsun diye yaratılmış bir konumdadırlar; Afrika'nın düzlüklerinde 'güzel' sıfatını hak eden bu canlılar sürekli olarak ürkek bakışlarla etraflarını izler, huzursuz bir devinim içinde yaşamlarını sıradaki av olana kadar sürdürürler...


3 Eylül 2015 Perşembe

Barışa Ses Ver

1 Eylül Dünya Barış Günü'nü geride bıraktık. Mesajlar yayınlanmış, gün kutlanmış ve sonsuza dek sürmesi istenen barış dilekleri iletilmiş. İyi dileklere katılmamak mümkün değil. 

Fakat bugün için kutlama kelimesini kullanmak ne kadar doğru? Kutlama gerçekleşen, süren güzel anlar, olaylar için kullanılabilir. Örneğin bayramlar, doğum günleri, geçmişteki mutlu günlerin yıl dönümleri, keşifler, icatlar, başarılar. Bunları kutlarız. Fakat gerçekleşmemiş, gerçekleşmesini istediğimiz şeylere atıfta bulunup 'kutlama'  kelimesini kullanamayız.

11 Mart 2015 Çarşamba

Şiddet Üzerine

Şiddet sorun çözmek için kullanılan, karşı tarafa fiziksel ve ruhsal zarar veren bir davranış biçimidir. Hayvanlar aleminde olduğu gibi kadın, erkek ve çocuk ayrımı gözetmeksizin tüm insanlar için de geçerli olan bir durum. Yani hepimizde şiddet kullanma durumu potansiyel olarak mevcut. Ve çoğumuzda bu durumu potansiyel olmaktan çıkarmış, günlük yaşam içerisinde çeşitli seviyelerde, farklı amaçlar için kullanmışızdır. Bireysel olarak, bedenimizi, yaşamsal alanlarımızı, ailemizi korumaktan, kendi çıkar ve isteklerimiz için diğer bireylere tahakküm kurmaya, öfkemizi ve güdülerimizi tatmin etmeye kadar bir çok nedenden ötürü farklı ortam ve alanlarda maalesef yoğun bir şiddet kullanımına tanıklık ediyor, bizzat yaşıyoruz. Yaşam içerisinde insani yetilerimizle çözüm üretmedeki yetersizliğimiz, hayat karşısındaki  zayıflığımız, haksız istem ve eylemler bu şiddetin genel nedeni olarak öne çıkıyor. Daha belirleyici ve temel  bir neden olarak tüm yaşamın merkezine oturmuş olan ekonomik ilişkilerin muhteviyatını gösterebiliriz.

Bireysel ya da psikolojik olarak niteleye bileceğimiz şiddetin yanında daha büyük çapta, geniş kitleleri, grupları, kurumları en önemlisi de devleti kapsayan, sonuçları çok daha ağır olan sosyolojik bir şiddetin varlığı söz konusu. Bunun nedeni toplum, grup ve kurumların ekonomik ilişkileri ile bu ilişki içerisindeki konumlarıyla bağlantılı olan politik duruşlarıdır diyebiliriz. İlk paragrafta bahsettiğimiz bireysel şiddeti de tetikleyen en temel nedendir aynı zamanda. Karşılıklı bir nedensellik mevcut. Birey toplumu, toplum bireyi etkilerken oluşturdukları ekonomik, politik sistem ise her ikisini etkisine alıyor. Bu şekil süregelen bir döngünün önemli ve ayrılmaz bir parçası olarak şiddet yaşam bulmaya devam ediyor; farklı ortamlarda farklı şekillerde.


Erkeğin kadına, ebeveynin çocuğa, insanın doğaya; devletin halka, toplumsal grupların bir birine, halkın halka, bireyin bireye şiddeti artık kanıksanmış, adeta gelenekselmiş bir durum olarak karşımızda duruyor. Her ne kadar bu durumu lanetler görünsek de, meşrulaştırıcı ve yüceltici yaklaşımlara maalesef alet oluyor, zaman zaman bu şiddetin bir neferi olmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Ayrıca şiddetin ancak şiddetle durdurulabiliyor olması da acı bir ironiye neden oluyor. 


Mevcut durumu ve nedenleri saymak bu kadar kolayken çözüm üzerine bir şeyler söylemek bir o kadar zor görünüyor. Belki de tersten bir evrimleşmeye ihtiyacımız var; belki o elmayı yemesek ya da ağaçlardan inmeyip mağaralardan çıkmasaydık; 'ben' ve 'benim' kavramlarını icat etmeseydik başka olurdu dünyanın hali...Kim bilir?






20 Ocak 2015 Salı

Bir Kadın Bir Erkek ve Bir Bıçak


Soğuk ama güneşli bir kış gününün sonunda, akşamın karanlığı çökmek üzere. Okul zili çalmış, öğrenciler büyük bir uğultuyla okulu boşaltıyor. Anneler çocuklarını bekliyor. Karanlıkta onları gözden kaçırmamak için pür dikkat kesilmişler. Soğuk yüzlerine vuruyor bir kırbaç gibi. Bekliyorlar can verdikleri küçük bedenlerin üşüyen ellerini tutabilmek için.

Ve aniden bir çığlık kopuyor, akşamın yeni çöken karanlığını yırtarcasına; kalabalığın içinden bir ok gibi gelen, cıvıldayan çocukların sesini kesen bir çığlık. İç yakan, yürek parçalayan bir çığlık. Ardından bağrışlar, ağlayan çocuklar. Bir adam koşuyor çocukların arasından; çığlıktan sonra, ağlayıştan önce... Ağzındaki sigarası ve elindeki kan damlayan bıçağıyla bir anneyi, bir kadını ardında bırakıyor; bin yıllık çirkinliğiyle. Kaçıyor... Ardından "tutun" diyen sesler, ama ölüme ne çare. Binlerce yıl önceden gelmiş, cennetten kovulanların çizdiği kader bir merasimle uygulanıyor yine
...


Yukarıda yakın bir zamanda gerçekleşen bir olayın betimlemesini yaparken kadına yönelik bu şiddetin nedeni hakkında da bir kaç satır yazmak yerinde olur.


Erkeğin kadına uyguladığı bu yoğun şiddetin, sürekliliğini, toplum tarafından kanıksanmış olmasını ve 'erkek devletin' vurdum duymazlığını göz önüne aldığımızda  gelenekselmiş bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun anlaşılması ve açıklanabilmesi için pek çok analiz yapılıyor. Ekonomik, sosyal ve psikolojik pek çok yönü olan bir durum. Her yönden ayrı ayrı değerlendirilip bir şeyler söylenebilir.


Şimdi insan dünyasında temel varoluşu sağlayan kadın erkek birlikteliği aynı zamanda ilk ayrışma olarak da kendi zıttı ile var oluyor. Sınıflı toplum üzerinde şekillenen erkek egemen sistem kadın üzerinde tam bir hegemonya kuruyor ya da öyle düşünüyor. Kendine verilen rol icabı, çocukluktan itibaren şişirilen egosu, güçlü ve hakim kişiliği ne kadar abartılsa da sınıflı toplum ve ekonomik sistem içerisinde gerçekte güç olamıyor. Bu mevcut toplumsal yapı içerisinde hayatı omuzlayamayan, çocukluktan kendisine atfedilen rolü oynamayan erkek kişilik egosunu, zayıflık ve zavallılığını şiddet üzerinden, ucuz kılıflar uydurarak kadına yöneltebiliyor. Yani avaz avaz "ben zayıfım" diye bağırıyor.


Kadın bu duruma göre konumlanmaya çalışıp savuna mekanizmaları oluşturmaya çalışsa da, örgütsüzlüğü sisteme müdahalesini engelliyor ve trajik bir sonuç olarak yetiştirdiği çocuklarla kendisi aleyhine var olan mevcut kültürün ve sistemin sürdürülmesinde de belirleyici bir rolü üstleniyor. Ama unutulmamalı ki hiç bir rol değişmez değildir ve hiç bir değişim kendiliğinden olmaz. 



"Ölüm 
bir namlunun ağzındadır
ve bir bıçağın ucunda 
bu kadar ucuzdur ayrılışlar
ve yazıldığı kadar da kolay"
                                                                Serhat

31 Aralık 2014 Çarşamba

Savaş ve Şiddetle Yeni Bir Yıla Girerken


Savaş kader mi?

İnsan ve onun üyesi olduğu toplum kendi içinde ve dışında, farklı gruplarla zaman zaman dostluk temelinde bir ilişki geliştirirken, aynı zaman da yaşanılan çelişkilerin sonucu olarak kendini bu gruplarla büyük bir çekişme içinde bulur. Bu çelişki ve çekişmelerin şiddetlenmesi bir savaşın sebebi olarak ortaya çıkar. Kanlı ve yıkıcı bir savaş. Bu durumda büyük acıların, trajedilerin sonu gelmek bilmeyen senfonisiyle karşı karşıya kalırız. Savaşsız bir dünya dileğimiz üzerine bir bardak su içilen bir hayal olarak dudaklarımız arasında sönük bir sestir ancak.

Bu savaşları engelleme isteği ve tutumu tüm insanlığın ortak tavrıymış gibi gözükse de aslında ortaya koyduğumuz bir savaş iradesidir. Nasıl mı? Tabi ki sınıflı toplumun var ettiği sınırsız sahip olma isteği, kibir ve bencilliğin kaçınılmaz sonucu olarak. Bu adı geçen olumsuzlukların var ettiği farklı türlerdeki gerici anlayışların toplum üzerindeki güçlü etkisi, biz ve ait olduğumuz toplumları istenildiği zaman bir savaşın içine sokabilmektedir. Bu gerici anlayışlar, bizlere empoze edilen etnik ve dinsel temelli, ulaşabileceği hiçbir yeri olmayan hayallerle, davranış modelleriyle, egemenlerin gayet somut ve gerçekçi hedeflerinin gerçekleşmesinde bir piyon olarak kullanılmamıza neden olur. Piyonu olduğumuz bir savaşın aslında hedefi olduğumuzu bilmeyiz bile. Ve o birbirine 'düşmanlık' besleyen efendiler yaşadığımız acıların üstünde kadeh tokuşturup kazandıkları zaferleri kutlarlar. Bizim sandığımız zaferleri.

Peki bu barış dileklerimiz, hele de bu yeni yıla girerken, hep bir hayal olarak, anlamsız bir dilek olarak mı kalacak. Biz bu savaş ve şiddet sarmalının hem yaratıcısı hem de kurbanı olarak çocuklarımızı, torunlarımızı felaketlere mahkum edip, geleceğimizi mahvetmekte ısrarcı olacak mıyız?

Bu sorulara cevap verebilmek için öncelikle hayata ve insanlara bakış açımızı, zaaflarımızı,
ön yargılarımızı sorgulamalıyız. Bu sorgulamayı yapabilmek için ise - asıl zor olan- üzerimize yapışıp kalan bu olumsuzlukların farkında olabilmemiz gerekiyor.Yani bu satırları okurken yanımızdakilere değil direk kendimize bakabilmeli, beynimizdeki zincirleri kırıp önümüzde açılacak yeni bir dünyanın farkına varabilmeliyiz. Bu farkındalık, kaderimizi belirleyebilmemiz için bir başlangıç olacaktır.

Böylesine zor bir işi başarabilir miyiz bilmiyorum ama en azından denemeliyiz diye düşünüyorum.











18 Aralık 2014 Perşembe

Futbol Fanatizm ve Bir Sosyalist


Dünyada, üzerine çok şey söylenebilecek, hayatımızın merkezinde yer alan pek çok olgudan biri olan futbol üzerine bir kaç söz söylemek istiyorum.

Futbol o kadar hayatımıza girmiş ki her kesimden insanın ilgi odağı, bazıları için ise adeta yaşam dayanağı olmuştur. Çocuk yaşta başlayan bir tutkunun, fanatikleşme ve çekişmenin adı olmuştur futbol.
Bir oyun olmaktan çıkmış, kültürel, sosyal bir olgu olarak dünyada önemli bir yer tutmuş, bireyler tarafından zengin olmanın, gösterişli bir yaşama ulaşmanın yolu olarak görülmüştür. Kara paranın, mafyanın içinde olduğu dev bir ekonomik rant alanı olan futbola bu ilgi, doğal olarak, kitleleri yönlendirmek için sistemin elinde kullanılacak bir araç haline gelmiş, bu temelde devletin ve onun medyasının yoğun ilgisine mazhar olmuştur.

Futbol ve diğer sporların, ya da tavla, satranç, kağıt vs. oyunların heyecanı rakiple olan çekişme, üstün gelme isteğidir. Çocukken yaptığımız futbol maçlarını örnek olarak verebilirim. Bu maçlarda, büyük bir heyecan ve çekişme olurdu. Çocuklar arasında var olan gruplaşmalar, çekişmeler bu maçlarda doruğa çıkar, daha da derinleşirdi. Benim gibi sakin biri bile bu durumunu koruyamaz kavgacı birine dönerdi. Hayatımın hiç bir döneminde yaşamadığım kavgaları bu maçlarda yaşadığımı söyleyebilirim.

Özetlersek bu sporların yoğun bir ilgi ve heyecan uyandırmasının nedeni tamamen gruplaşma, çekişme, ötekileştirmeden temelini bulan fanatikliktir. Gruplar arasındaki çekişme ya da düşmanlık ne kadar fazlaysa bu karşılaşmalarda heyecan ve hareket o kadar artar. Spor kardeşlik ve dostluktur sloganın varlığı ve bu kadar sık tekrarlanmasının nedeni de budur. Mevcut sosyal ekonomik sistemimizde bu kavramların hayat bulması ne kadar olasıysa sporda da maalesef o kadar olasıdır.

Yukarıda futbol ile ilgili yazdıklarımızı temel alarak bir durumu daha sorgulamak istiyorum. Hayat karşısında kendini devrimci, sosyalist olarak tanımlayan bir birey bir futbol takımının fanatiği
olabilir mi? Ya da tersten sorarsak bir fanatik, sosyalist olabilir mi ? Lise yıllarına kadar fanatik bir futbol taraftarı olarak benim kafama takılan bir soruydu bu...Bu soruya verilecek cevap muhtemelen devrimciliğe, sosyalizme bakış açısı ve bu kavramlara yüklenen anlama göre değişiklik gösterecektir. Ama bence bu sorunun cevabı hayır olmalıdır. Benim  anladığım anlamıyla, tüm insanlığı kapsayan, gerçek hümanizmi içinde barındıran, birleştirici bir düşüncenin fanatizm gibi ötekileştirici, ayrıştırıcı bir duyguyu barındırması pek mantıklı görünmüyor. Bu iki kavramın birlikteliğinin, sorgulanması gereken bir durum olduğunu düşünüyorum.

Fanatizmin değil kardeşleşmenin egemen olması dileğiyle...